100.000 $

O akşamlardan biriydi işte, kızacak bir şeyler bulmuştuk yine, hırsımızı Ankara kaldırımlarından çıkartıyorduk.

“Sattı beni orospu çocuğu” diye tekrarlıyordu.. “Kanka dedik, kardeş dedik.. Eline fırsat geçince sattı beni!”

Sinirliydi. Haklıydı. Haklı olmak bir boka yaramıyordu.

Sonra bana döndü “sen satmazsın beni değil mi?”

“Parasına bağlı, 100.000 $’a satarım.”

“Niye lan?!”

“Kırışırız olm, bu albüm nasıl çıkacak?”

Güldük, Ankara kaldırımlarını arşınlamaya devam ettik.

Güzel günlerdi.

 

Allah belanı versin!

Normalde siyasilere kızdığımda küfürü basarım. Bugün farklı bir şey yapıyorum, o kadar canın yerin yüzlerce metre altında sönmesini kadere bağlayan Başbakan’a beddua ediyorum.

 

Arşivde kalmış yazılar: Kazancı Bedih nasıl öldü?

@ 13.02.2004

Kazancı Bedih, büyük bir sanatçıydı.

Nota okumayı bilmezdi, şan dersleri de almamıştır herhalde, ama Türkü söylemek ülkemizde hala sanattan sayılıyorsa, o bu konuda bir dahiydi.

Bir kış gecesi evinde eşiyle birlikte soba dumanından zehirlenerek öldü.

Normal bir ülkede hakkında biyografiler yazılırdı, eserleri tasnif edilip dökümante edilirdi. Bizdeyse bulvar gazetelerinde üçüncü sayfa haberi oldu.

Hadi Kazancı Bedih kaza ile öldü, kaderi böyleydi, eceli gelmişti, kimse durduramazdı. Herkes suçsuz yani.

Peki yine bir dahi olan, büyük halk ozanı Muharrem Ertaş’ı açlıktan öldüren de mi kaza?

Oğlu Neşet Ertaş’ı felç geçirdiğinde yalnız bırakan, düğün salonlarına kadar düşüren de mi kaza?

Sanatçısına değer vermeyen bir halkız.

 

Arşivde kalmış yazılar: Karışık günler…

@ 09.09.2009

Hayatımda acayip şeyler oluyor bugünlerde. İşle ilgili sıkıntılarım var, büyük ihtimalle yılbaşında işten ayrılacağım. Tabii kirayı ödemek, kuşlara yem almak, dönere ekstra soğan koydurabilmek1 için para lazım.

Lazlıktan olsa gerek önce şefime kendisinden ve iş arkadaşlarımdan ciddi şekilde gıcık kaptığımı söyledim, sözleşmem dolduktan sonra yeni bir sözleşme imzalamayacağımı da ekledim. Bunları söylemek lazlık değil tabii ki (delikanlılık), başka bir iş bulmadan önce söylemek lazlık. Kendimi Avrupa Yakası’ndaki Dursun gibi hissediyorum, tek fark burada birisine “seni furabilirum” dersen soluğu karakolda alırlar, sonra kimse anlamaz halinden.

Şimdi bir yandan iş ilanlarına bakıyorum, bir yandan varlıkları bile beni iğrendiren dev firmalara insiyatifli iş başvurularında bulunuyorum. Bu iğrenme hali bende uzun zamandır var. Bir şirkette çalışıyorsun, Nazi Almanyası’nda köle iş gücü kullanmış. Başka bir şirkete geçeyim, bu iğrençlikten kurtulayım diyorsun, tarihçesine baktığında toplama kamplarındaki gaz odalarında kullanılan gazları üreten şirket olduğunu öğreniyorsun. “Almanya’da temiz şirket var mı ki?” sorusundan yola çıkarak bir Amerikan şirketine başvuracak oluyorsun, şirket kendisiyle Vietnam Savaşı sırasında kullanılan Napalm’i üreten geçmişi arasına “mesafe” koymuş. Bunların hepsi de ziraatle uğraşan şirket, bir de savunma sektöründe filan çalışıyor olsam ne olacak kim bilir. Anlaşılan aslanın ağzından kaçayım derken ayının midesinde bulacağız kendimizi. Bu zorunluluk hali, bu bile bile lades iğrendiriyor işte beni.

1 Nihat Genç, Bu Çağın Soylusu

 

Başbakan medyaya ne kadar kızsa haklı!

13322_340211211974_246422186974_4086587_725179_n

 

Hep böyle oluyormuş demek ki…

Geçen hafta Didem’le Bader Meinhof Komplex’i seyrettik. Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun kuruluşundan Hanns Martin Schleyer’in öldürülmesine kadar olan gelişimini Andreas Bader ve Ulrike Meinhof ekseninde anlatan güzel bir film. Türk Sineması’nın Deniz Gezmiş ve arkadaşları için böyle bir film çekebilmesini dilerdim; kahramanlarını totemleştirmeyen, insani yanlarını, hareketlerinin ardında yatan gerekçeleri anlatmaya çalışan, diğer yandan şiddeti övmeden ve basitleştirmeden göstererek insanlığın sadece tetik çekilene kadar yaşadığını anlatan etkileyici bir sinema dili.

İlgimi özellikle çeken Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun kuruluşuyla Türkiye’deki benzer örgütlerin kuruluş şekillerindeki benzerlik oldu. Hani faşist örgütler için “hepsi Gladio’nun malı, hepsi aynı” kanısı vardır ya, onun gibi bir benzerlik gördüm.

Önce gayet sıradan hakların kullanılması engelleniyor. İdealist gençlerin protesto ve gösteri hakları polis zoruyla ellerinden alınıyor. Bu arada “gaddar polis” her yerde aynı şekilde gaddar anlaşılan, Anayasa’nın birinci maddesinde ne yazdığı copu tutanı pek ilgilendirmiyor. Ardından demokratik yollarda ilerleyen genç liderler tasviye ediliyor veya sindiriliyor. Meydan daha anarşist olan gruplara kalıyor. Bunlardan bir kısmı yaptıkları anarşist eylemler sonucu hakim güçler tarafından pasifize veya tasviye ediliyor. Arkadaşlarının hapise atıldığını, işkenceye maruz kaldığını veya sokak ortasında polis tarafından öldürüldüğünü gören diğer gençler doğal olarak yer altına çekilmeyi veya yurtdışına çıkmayı seçiyorlar. İşte “sihirli dönüşüm” bu sırada oluyor. Daha önce grup içinde pek dikkat çekmeyen, sakin yaratılışlı birileri gelip lider vasıflı tiplere “yeni bir örgüt kuralım, silah var, para da var” diye fısıldamaya başlıyor. Silahla paranın nereden geldiğini görmek de, bütün bu “değişime uğrayanların” neden filistin kamplarında eğitime alındığı anlamak da zor değil; belki biraz heyecanlı ama sıradan insanlardan ölmeye hazır militanlar yaratmanın reçetesi bu. Böylece bir kaç ay önce ufak tefek eylemlerle sesini duyurmaya çalışan gençler kendilerini ellerinde makinalı tüfeklerle banka soyarken, sivil can kaybına sebep olacak bombalama eylemleri yaparken buluyorlar. Yanlış bulduklarına karşı çıkma cesareti göstermiş insanlar idealistten anarşiste, anarşistten teröriste dönüşüyorlar ve bu dönüşüm sürecinde ideallerinden uzaklaşıyorlar.

Bu hikaye bana çok tanıdık geldi, yakın tarihimizle ilgili paralellikleri hissettikçe derin bir üzüntü hissettim ve bunu paylaşmak istedim.

 

Ben sizden değilim.

14 yaşında – büyük ihtimalle ailesi tarafından kendisine pazarlanmış – bir kıza tecavüz eden din tüccarı Hüseyin Üzmez’i sokağa salan bir ülke.

Diğer tarafta gazeteci, yazar, üst düzey asker, sanatçı, akademisyen, ne hikmetse hepsi Atatürkçü ve vatansever insanları Kurtlar Vadisi’ne taş çıkartacak bir senaryoyla hapse tıkan bir ülke.

Öbür yandan bütün dünyanın kıçıyla bize gülmesine sebep olan İnternet sansürleme olayları. Kendisine toz kondurmayan yargının Adnan Oktar gibi dolandırıcıların düdüğü haline geldiği bir ülke.

Tarihinin en büyük dış borcuna, en büyük cari açığına sahip, kaçan yabancı yatırımcının kaçarken zarar ediyor olduğuna sevinen ama bu yabancı yatırımcılara üç gün önce kâr eden kurumlarını yok pahasına peşkeş çektiğini hatırlamayan bir ülke.

Hafızasız, kimliksiz, tarihsiz bir kalabalık, isminin “Türk” olduğunu ancak milli maçlarda hatırlayan kültürsüz, yobaz, ahlaksız bir güruh.

Ben sizlerden biri değilim. Bu fahişe toplumun kimliğimi, benliğimi ve insanlık onurumu çalmasına izin vermeyeceğim.

Çok kızmayın, üç gün sonra beyin göçü der geçersiniz. Bir haftaya kalmaz unutursunuz. Neyi unutmadınız ki, maç sonuçlarından başka?

 

Madımak katliamı ve cevaplanmamış üç soru

Toplum cinneti diye özetleyerek kolaya bağlanan Madımak katliamının yıldönümüydü bugün. Benim aklıma her sene iki soru gelir bugün. Bir kaç kez bu soruları açıkça soracak cesareti olan gazeteciler çıkmadı değil, ama cevap alabildiklerini görmedim. Artık memlekette sindirilmemiş cesur gazeteci de kalmadığına göre, bu iki soruyu ben dillendireyim:

  1. Dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar’ın Pir Sultan Abdal Şenlikleri yapılmadan önce Sivas’taki Alevi ve Sünni cemaatleri tahrik eden çeşitli faaliyetlere ‘kültürel etkinlik’ adı altında Bakanlık bütçesinden para sağladığı ve Şenlik sırasındaki tutumuyla halkı galeyana teşvik ettiği defalarca dile getirildi. Fikri Sağlar’la ilgili herhangi bir soruşturma yapıldı mı, yapıldıysa sonucu ne oldu?
  2. Madımak Oteli’nin etrafı sarılmaya başlayınca emniyet güçlerinin otele girip içeridekilere ‘sizleri buradan çıkartalım’ dedikleri biliniyor. Bunun üzerine otelden çıkmak isteyen bir grup aydını Arif Sağ’ın silah çekip zorla durdurduğu (ve bazı iddialara göre bir kişiyi vurduğu) doğru mu?

Bir de Fikri Sağlar’ın ismi ne zaman aklıma gelse, içimi ciddi bir soğukluk hissi kaplar. Bunun sebebi Sağlar’ın Kültür Bakanı olduğu dönemde Bakanlığa ait depolarda bulunan çoğu Türkolojiyle ilgili binlerce kitabın yakılarak imha edilmiş olmasıdır. Böyle bir şeyin yakın tarihte iki örneğini biliyorum, biri Nazi Almanyası, diğeri de Orhan Pamuk kitaplarını yakan densiz bir kaymakam. Aklımdaki üçüncü soru, hep bir yerlerde kalacak; kitaptan korkan bir kültür bakanı olur mu?

 

Ergenekon testi

Yetmiş yaşının üzerindeki bir gazetecinin, emekli bir generalin ve bir ticaret odası başkanının teröristlikle suçlandığı garip bir ülkede yaşıyorsunuz. Belki siz de o teröristlerden birisiniz! Aşağıdaki soruya içtenlikle cevap verin:

  • Arada sırada içinizden “YAŞASIN TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE!” diye slogan atmak geliyor mu?1

Cevap ‘Evet’ ise lütfen kendinizi en yakın Fettullahçı polise teslim edin. Cevap ‘Hayır’ ise, durmak yok, uyumaya devam!

1 Bu sloganı atmış olan insanların idam edildiği garip bir ülkede yaşıyorsunuz.

 

Baskın Fettullah’ın olmasın?

Önce bir kaç gariban polisi aldılar. Sonra gözden çıkarılmış bir kaç istihbaratçıyı. Ardından işi büyüttüler, Selçuk İlhan’ı, kendi gazetesini bombalatmış olmakla suçlayarak aldılar. Akşam Gazetesi yazarı Güler Kömürcü’yü yasal haklarını kullandırmadan günlerce göz altında tuttular. Doğu Perinçek’i de aldılar, niye aldıklarını kime söylediler? Hala ne ile suçlandığını bilen var mı? Dün üst düzey generalleri, bir kaç iyi gazeteciyi, bir de Ankara Ticaret Odası Başkanı’nı aldılar. Bütün bunları yaparken Terörle Mücadele Yasası’nın arkasına saklandılar…

Bütün bunlar bugün başlamadı.

AKP’nin kurucu gücü Fettulah Gülen Cemaati’nin Cumhuriyetçi ve Vatansever insanları tasviye girişimi Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın’a yapılanlarla başlamıştır. Bugün polis gücümüzün tüm kilit birimleri Fettulahçıların kontrolündedir. Bu konuda bir şeyler öğrenmek isteyenlere Saygı Öztürk’ün Fettullahın Copları adlı kitabını tavsiye ederim. Son zamanlarda Genelkurmay’ı yıpratmaya yönelik propagandanın da bu bu birimler tarafından yapıldığını düşünüyorum. Fetullah Gülen kadrolarının devleti ele geçirmesinde en büyük rolü ne yazık ki AKP değil, Bülent Ecevit döneminde DSP oynamıştır, Ecevit’in sosyal demokratlıktan Amerikan güdümünde İslami görünümlü evanjelistliğe neden kaydığını açıklamak benim için çok zor. Sanırım herhangi bir siyasetçiye yakıştırmakta güçlük çekmeyeceğim “güce tapınma” davranışını Ecevit’te görmemeyi tercih ediyorum.

Ben eminim ki, bugün Ergenekon kapsamında suçlanan insanların her biri Cumhuriyet’in temel ilkelerine AKP bünyesindeki siyasetçilerden çok daha bağlıdır. Kimse beni Selçuk İlhan’ın terör örgütü üyesi olduğuna, Perinçek’in terörist elebaşı olduğuna, Tolon Paşa’nın vatana ihanet ettiğine ikna edemez, hele cemaat bağıyla Amerika’ya uşaklık eden bir istihbarat servisinin ‘ürettiği’ delillerle asla! Aksine AB’ye, ABD’ye, Suud’a biat eden, Barzan Aşireti’ni ülkemizin serbest bölgeleri aracılığıyla zengin ederken Irak’da zulme uğrayan Türkmenler’e arkasını dönen, stratejik kurumlarımızı, tersane ve limanlarımızı üç kuruşa yabancılara peşkeş çeken AKP’nin vatana ihanet içinde olduğunu görmek hiç de zor değil.

AKP gerçek muhalefetin Meclis’te değil, sokakta olduğunu gördüğünden beri tasviye operasyonunu hızlandırdı. Basının yarısını BDDK eliyle yandaşlarına verdi. Aydın Doğan’ı önce Petrol Ofisi’ne rekor bir ceza keserek köşeye sıkıştırdı, sonra Star’ı hediye ederek kendine çekti. Geriye bağımsız olarak bir tek Akşam grubu kaldı, onu da Mehmet Emin Karamehmet’i her fırsatta ticari zarara uğratarak sindirmeye çalışıyor. Bunun sonucunu bir kaç hafta önce Nihat Genç’in SkyTürk kanalında izleyicileriyle vedalaşmasıyla gördük. AKP dikta kurma yolunda hızla ilerliyor.

Peki AKP, benim gibileri nasıl susturacak? Baskıyla sindirdiği her bir gazeteci için, benim gibi fikrini korkmadan söyleyen, yazan yüzlerce insan var, bizi nasıl susturacak? Bizler AKP’yi er geç devireceğiz. Adalet diye pazarladığı riyanın, kalkınma diye sattığı sadaka düzeninin farkındayız! Bu ülke yeteri kadar diktatör gördü, bir çoğunu da gömdü.